Trabzon’daki ilk yıllarımdı… Tecrübesiyle hepimize örnek olan kıymetli bir abimiz emekli olmuş, ancak ekonomik şartlar onu yeniden çalışma hayatına, Horyan Deresi üzerindeki bir Hidroelektrik Santrali’ne (HES) işletme müdürü olarak sürüklemişti. Yıllar sonra karşılaştığımızda yüzündeki yorgunluk, teknik sorunlardan değil, çevre halkının bitmek bilmeyen ve akıl sınırlarını zorlayan taleplerinden kaynaklanıyordu. Evinin çatısını onartmak isteyenden inşaat malzemesi talep edene, hatta regülatördeki kamera kablolarını çalanlara kadar uzanan bir “vukuat” silsilesi anlatıyordu. Bu trajikomik süreç, köylülerin müdürün önünü kesip açıkça tehdit etmesiyle bardağı taşırmış ve abimiz istifasını vermişti.
Ünü Sınırları Aşan Bir Köy: Guguda
Trabzon’un asayiş bültenlerinde adı geçtiğinde, tecrübeli emniyet mensuplarının bile şaşırma melekelerini felç etmiş olan, namı yedi düvele yayılmış bir köy: Guguda. Emniyetten bir dostumun tabiriyle; bu köyün nüfus kütüğüne kayıtlı her fert, adeta doğuştan birer “suç makinesi” olarak kodlanmış. Guguda, kolluk kuvvetleri için bir yerleşim yerinden ziyade, bitmek bilmeyen bir vukuat sarmalı demek. Öyle ki, telsizden o üç hece yükseldiğinde Gu-gu-da, karakolun koridorlarına kısa ama derin bir sessizlik çöker, herkes “Yine ne yaptılar?” dercesine birbirine bakarmış.
Sıradan Suçların Ötesinde Bir “Yaratıcılık”
Sıradan bir şehirde infial yaratacak olan hırsızlık, gasp ya da cinayet gibi ağır cürümler, Guguda sakinleri için sabahın ilk ışıklarıyla demlenen çay kadar rutin ve sıradan. Onlar için bu suçlar, hayatın olağan akışı içindeki “hafif” antrenmanlardan ibaret. Köylülerin asıl mahareti ise rutin suçların çok ötesinde; Karadeniz zekâsının karanlık dehlizlerinde filizlenen, yasaların bile henüz tanımlamakta zorlandığı o yaratıcı ve şeytani gayrimeşru işlerde gizli. (Gugudalıların suç dosyasındaki o “yaratıcı” boşlukları doldurmayı, bölgenin hırçın coğrafyası kadar öngörülemez olan hayal gücünüze bırakıyorum. Zira onların suç dehasının sınırlarını çizmeye, ne kanun kitapları ne de en kıdemli dedektiflerin tecrübesi yetiyor.)
Yeşilyol Etkinliği ve Rota Üzerine
Boş vakitlerimde zihnimi Doğu Karadeniz’in sarp vadilerinde ve dumanlı dağlarında gezdirir; haritalar üzerinde yeni rotalar, yürünmemiş parkurlar planlarım. Bu keşif merakımın bir meyvesi olarak; Yılantaş Yaylası’ndan başlayıp, o meşhur Guguda Yaylası üzerinden Oylum’a uzanan “trans” bir güzergâhı çoktan notlarımın arasına iliştirmiştim. Yeşilyol Derneği’nin tam da bu vadiyi kapsayan bir faaliyet düzenleyeceğini duyunca, mevcut tüm programımı bir kenara itip bu çağrıya kulak verdim. Zira Guguda’nın gizemi beni mıknatıs gibi çekiyordu. Yürüyüşten bir akşam önce dernek başkanı Zafer Hoca’yı arayıp, planladığım o rotadan bahsettim: “Hocam, Yılantaş üzerinden geçersek çok daha keyifli bir parkur olur.” Ancak, planlamaları önceden yapılmış olan bu faaliyette değişiklik yapılması önerim kabul görmemişti.
Yola Çıkış ve Kahvaltının Bedeli
Hareket günü geldiğinde, kapı komşum Bayramali Abi ile birlikte aracın ilk yolcuları biz olduk. Şehrin uyanmaya başladığı saatlerde katılımcı dostları tek tek duraklarından toplayarak, saat 08:30 sularında Araklı istikametine doğru direksiyon kırdık.
Gugudalı mihmandarlarımız Ali ve Ramazan Araklı’da kahvaltı molası vereceğimiz çay ocağında bizi bekliyorlardı. Araklı’ya vardığımızda, çay ocağını bulabilmek için devasa minibüsümüzle ilçenin labirenti andıran daracık sokaklarına daldık. Aslında prensibim nettir: Evde kahvaltı yapmadan dışarı adım atmam ve faaliyet bitene kadar midemi yormam. Ancak kurulan o sofrayı görünce tüm kararlılığım bir anda buharlaştı; sofrada bir tek kuş sütü eksikti. Böylesine bir emeğe ve samimiyete sırt çevirmek olmazdı.
“Tatlı tatlı yemenin, acı acı tırmanması olur” kuralını ezbere bilmeme rağmen, “Sadece tadına bakacağım” diyerek oturduğum o masada, ne var ne yoksa iştahla mideye indirdim. Bir yürüyüşçünün en büyük imtihanı olan o ağır tokluk hissiyle masadan kalkarken içimden bir ses fısıldıyordu: “Bu dağlar bugün sana çok daha dik gelecek…”
Oylum Vadisi: Umut, Hayal Kırıklığı ve Bilimin Sınavı
Bu vadi, zihnimde pek de hoş rüzgarlar estirmiyor aslında. Bir zamanlar böbrek taşı sancılarıyla boğuşurken, methini duyduğum o meşhur “şifalı su”yun derdime derman olacağı umuduyla düşmüştüm buralara. Fakat ne çare; doğanın mucizesi sandığım o su, para etmemiş, nihayetinde kendimi cerrahın neşteri altında bulmaktan kurtulamamıştım.
Hafızamın bir köşesinde de depresyonun karanlığına gömülmüş kıymetli bir abimi, yine bu vadideki “üflemeci” bir hocaya getirişimiz duruyor. Açıkçası, hocanın o tuhaf hallerini gördüğümde asıl psikolojik tedaviyi kendisinin alması gerektiğini düşünmeden edememiştim. Üflemesi mi şifa oldu yoksa zamanın o iyileştirici gücü mü galip geldi bilinmez ama abim o sancılı dönemi bir şekilde geride bıraktı.
Benim nazarımda insanlığın inşa ettiği en görkemli kale, şüphe götürmez bir biçimde bilimsel yöntemdir. Hal böyleyken, Oylum Vadisi benim için sadece tozlu yollardan ibaret değil; hatırlamak istemediğim hayal kırıklıklarının ve çaresizlik anlarının gölgesiyle bezeli bir hatıralar geçidi.
Oylum’dan Yükseklere: Yolun ve Doğanın Dönüşümü
Kahvaltının ardından Mihmandarlarımızın pick-up’ı öncüğülünde Oylum Vadisi’nin derinliklerine doğru süzülmeye başladık. Vadinin giriş bölümleri, tipik bir Karadeniz klasiğiydi: Dar, hırçın ve alabildiğine virajlı… Bahar, vadiye mührünü vurmuş; iyice serpilen fındık yaprakları, ardındaki derinlikleri birer perde gibi gizleyecek gürlüğe erişmişti. Yanı başımızda gümbürtüyle akan Küçükdere, coşkun sesiyle feyezan döneminin, yani uyanışın başladığını haykırıyordu.
İlerledikçe doğa sahne değiştiriyordu. Vadi yavaşça genişliyor; fındık ağaçları yerini vakur gürgenlere, kızılağaçlara ve heybetli meşelere bırakıyordu. İnsan düşünmeden edemiyordu: Kim bilir güz mevsimi geldiğinde bu yamaçlar nasıl bir renk cümbüşüne, hangi kızıl ve sarı senfonilere ev sahipliği yapardı?
Asfaltın bitip stabilize yolun tozuna karıştığımızda, macera hissi daha da perçinlendi. Bir yandan genişleyen vadinin sırtlarını süzüyor, zihnimdeki haritadan hangi yaylanın nerede olduğunu kestirmeye çalışıyordum; bir yandan da Bayramali Abi’nin hayranlık uyandıran bilgeliğine şahitlik ediyordum. Sadece çiçeklerine bakarak ağaçların türlerini bir bir sayması tam bir doğa adamı olduğunun göstergesiydi. Solumuzda Kahvedüzü sırtları yükselirken, sağımızda bir gün adımlamayı hayal ettiğim Hocasuyu Yaylası tüm gizemiyle bizi selamlıyordu.
Ağaç sınırını artık çok aşağılarda bırakmış, gökyüzünün sonsuz derinliğine doğru tırmanışa geçmiştik. Yolun karakteri değişmiş; taş ve toprak, yerini giderek sertleşen kar tabakalarına bırakmıştı. Rakım 2000 metreyi bulduğunda, yol kenarlarında beyaz birer nöbetçi gibi bekleyen kar kürtükleri belirmeye başladı. Artık sadece ilerlemiyor, bazen karın üzerinde adeta süzülüyorduk.
Yolun Bittiği Yer: Yürüyüşün Başlangıcı
Yolun bir bölümünü tamamen esir alan dev bir kar yığınına tosladığımızda durmak zorunda kaldık. Öncü pick-up’ımız, bir buz kıran edasıyla karı ezerek yolu açmaya niyetlendi. Ancak birkaç hamle sonra, aracın manevrası ters tepmiş ve arka tekerlekler uçurumun kıyısındaki yumuşak zeminde çaresiz bir patinaja düşmüştü. Yol açılsa dahi, altı alçak olan minibüsü bu dar ve riskli boğazdan geçirmeye çalışmak açıkça akıl kârı değildi. Nihai kararımızı verdik: Burası bizim için yolun sonu, yürüyüşün başlangıcı olacaktı. Zaten yaylaya şunun şurasında sadece 2,5 kilometre kalmıştı.
Küçük bir mahşer alanı gibiydik; bir kısmımız yürüyüş için tozluklarını ve çantalarını hazırlarken, diğer grup çamura ve kara saplanan aracı kurtarmak için seferber oldu. Kimi ağırlık yapması için pick-up’ın kasasına doluştu, kimi ise tüm gücüyle araca omuz verdi. Kısa bir boğuşmanın ardından araç saplandığı yerden kurtulup tekrar yola tutundu.
Geriye tek bir sorun kalmıştı: Kalan yolu nasıl kat edecektik? Gugudalı mihmandarlarımız, Karadeniz usulü pratik bir çözümle, 20 kişiyi 4 metrekarelik pick-up kasasına istifleme teklifinde bulundular. Onlar için bu durum oldukça sıradan görünse de, olası bir facia ile Guguda’nın namına karanlık bir sayfa eklemeye niyetimiz yoktu. Uzun uğraşlar ve ikna çabaları sonucunda, transferin iki ayrı grup halinde yapılmasını kabul ettirdik. Nihayetinde, emniyetle ilerlemek kaybedeceğimiz zamandan çok daha evlaydı.
Guguda’nın zirvelerine yolculuk
Artık o sarsılmaz pick-up’ın bile pes ettiği noktaya gelmiştik. Araçtan indik; iki ayrı grup yayla girişinde bir noktada birleştik. Hemen hemen her birimiz için burası, ilk kez ayak bastığımız, keşfedilmeyi bekleyen yepyeni bir dünyaydı: Kızılkaya Yaylası…
Ancak coğrafyanın bu büyüleyici derinliğine adım atar atmaz, modern zamanların o amansız turizm çılgınlığıyla yüzleşmek zorunda kaldık. Maalesef Kızılkaya da o meşhur “mevsimsel istila”dan nasibini fazlasıyla almıştı. Yaylanın yeşil göğsüne saplanmış, her köşeden fışkıran mantarlar gibi alelade ve biçimsiz yapılarla donatılmıştı dört bir yan. Oysa bu kadim topraklar, üzerine kondurulan bu eğreti evleri değil; doğayla barışık, ruhu olan dokunuşları hak ediyordu.
Tabiatın, uçsuz bucaksız beyaz bir örtünün altında, kışın sükûnetine teslim olup huzurla uyuduğunu hissedebiliyorduk. Gözlerimiz kar tabakasının gizlediği o derin dünyayı henüz göremese de, kardan azade kalmış küçük açıklıklarda baş gösteren vargit çiçekleri, toprak ananın derinliklerinde bahar uyanışı için başlayan hummalı hazırlığın müjdecileri gibiydi. Dağların münzevi sessizliği, rüzgârın tenimizde gezinen tatlı uğultusu ve gökyüzünde süzülen pamuksu bulutların gölgesi eşliğinde, 2100 rakımın o taze havasında yürüyüşümüze başladık.
Ancak bu büyüleyici atmosferin ortasında küçük bir pürüz baş gösterdi: Bir rotamız yoktu. Planlar, yaylada kısa bir tur atıp mihmandarımız Ali kardeşimizin yayla evinde yorgunluk kahvesi içmekten öteye geçmemişti. Lider kadro; Palut Zirve, Madur Zirve ve Gelin Kayalıkları üçlemesi arasında hararetli bir müzakereye girişmişken; ben, Yılantaş Yaylası istikametindeki Galer Kayaları teklifimi masaya sürdüm. Dağın zirvesindeki bu kısa “demokrasi” denemesi nihayete erdi ve rotamız, gizemli siluetiyle bizi çağıran Gelin Kayalıkları olarak mühürlendi.
Düşük bir eğimde, erime evresine geçmiş yumuşak kar üzerinde ilerliyorduk. Geçen hafta Alınyayla’da bizi hırpalayan o sert rüzgârın yanında, buradaki esinti ancak bir meltem sayılabilirdi. Ancak eğim dikleşip kar yüksekliği artmaya başlayınca, ciğerlerimize çektiğimiz hava da yetmemeye, nefeslerimiz sıklaşmaya başladı. Kabul etmeliyim ki, sabahın o keyifli kahvaltısının “keyifsiz” ağırlığını her adımda biraz daha derinden hissediyordum. Fotoğraf kareleri için verilen her mola, aslında nefeslerimizi dinginlemek için sığındığımız birer limana dönüşüyordu. Yer yer 60-70 santimetreyi bulan karda, öncülerin yolu açmak için sergilediği o insanüstü çabayı hayal etmek bile yorucuydu.
Zirvede bizi bekleyen manzaradan ziyade, bu yol boyunca kara bıraktığımız izler ve paylaştığımız o yorgun anlar yolculuğu asıl anlamıyla donatıyordu. Zira anladım ki bazı rotalar insanı sadece bir coğrafi noktaya değil, kendi iç derinliklerine, yani kendine biraz daha yaklaştırıyor.
Sonunda, Kızılkaya Yaylası’nı koruyucu bir göz edasıyla yukarıdan süzen Gelin Kayalıkları’na ulaştık. Burada rüzgâr, dağın zirvesine yakışır bir hiddetle karşıladı bizi. Kısa bir soluklanma için kayaların arasına, o rüzgârdan azade doğal sığınaklara sokulduk. Yol arkadaşlarımın soğuktan kızarmış yanakları, elden ele dolaşan o mucizevi sıcak çay bardakları ve havada dağılan buharlı nefesler; bu uçsuz bucaksız beyaz sessizliğin ortasındaki en sıcak, en unutulmaz anılar olarak hafızalarımıza kazındı.
Artık zirveden dönüş vaktiydi. İniş hattında, öncülerin açtığı izleri sadakatle takip etmek hayati önem taşıyordu; zira bir anlık boşlukla “kendi yolumu açayım” dediğim noktada, karın beni belime kadar yutması bir oldu. Celal Hoca’nın uzanan eli olmasa, o kar çukurundan kendi başıma çıkmam imkansızdı. Gelin Kayalıkları’nı ardımızda bıraktığımızda, dev kayalar rüzgâra göğüs geren bir kale gibi bizi korumaya başladı. Rüzgârın kesilmesiyle hissedilir sıcaklık bir anda 3-4 derece artıverdi. Fırsat bu fırsat, Hakan ile birlikte dronelarımızı gökyüzüne saldık ve Kızılkaya Yaylası’nı kartal bakışıyla kayıt altına aldık.
Ev sahibimiz Ali kardeşimiz ve öncü ekibimiz, kafileyi konforlu ağırlayabilmek için yayla evine doğru adımlarını sıklaştırmışlardı. Biz çekim yaparken grup iyice dağılmış, biz arkada kalmıştık. Yüzlerce birbirine benzeyen ev arasından hangisine gideceğimiz konusunda kısa bir tereddüt yaşasak da hedefi kestirdik ve hedefimize doğru ilerlemeye başladık. Yol boyu karşılaştığımız kapısı kırılmış ve içerisi darmadağın edilmiş birkaç evin kocaayak (Ayı) saldırına maruz kaldığını anladık. Kar nedeniyle aç kalan hayvan gıda kokusu aldığı evlere girmiş olmalıydı.
Önyargıdan Dostluğa: Guguda’nın Gerçek Yüzü
Eve girişimiz, her kış yürüyüşünün o kaçınılmaz ve zahmetli seremonisiyle başladı: Tozluklar çözüldü, ağır botlar sıyrıldı ve ıslak çoraplar bir kenara itildi. Bu eşiği atlayıp içeri adım attığımızda bizi harıl harıl yanan bir kuzine ve dumanı tüten taze bir çay karşıladı. Odanın sıcaklığına, ev sahibimizin ve dostların içten sohbeti eklenince zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Bir ara içeriyi iştah açıcı, isli bir koku kapladı; hepimiz “közlenmiş patates” hayalleri kurarken, gerçeğin Serpil Hanım’ın kuruması için sobaya fazla yaklaştırdığı ve hafiften yanmaya başlayan çorapları olduğunu anlayınca hayallerimiz yerini kahkahalara bıraktı.
Veda vakti geldiğinde, yol boyunca kulaklarını çınlattığımız Gugudalılar hakkındaki tüm önyargılarımız yerini derin bir dostluğa bırakmıştı. Tam o sırada Bayramali Abi’nin telaşla ayakkabılarının kaybolduğunu söylemesiyle “Acaba?” diye birbirimize bakarken, ayakkabıların bir başka arkadaşla karıştığı ortaya çıktı. Bu küçük karmaşa, odada bir kahkaha tufanı daha kopararak yolculuğumuza noktayı koydu. Guguda’dan yanımızda kalan; sadece fotoğraflar değil, bu sıcak ve samimi anlar oldu.
